21 Haziran 2009 Pazar

lengeli fötür

ales sınavından beri ankaraya gitmemiştim. bu da yaklaşık 2 ay demektir ki son 5-6 yılım ortalaması alındığında yolculuk yapmadan geçirilen oldukça uzun bir ara.doktora başvurusu için gittim ve her gidişim gibi koşturmacayla geçti. dönüş kesinlikle rezaletti.tatil başladığından otobüslerde yer bulmak çok zordu.ben de güç bela TOPÇAM(biraz sonra yerin dibine sokacağım için özellikle belirtiyorum) firmasından 41 numaralı bileti alabildim. otobüs firmalarının çabuk karakter değiştirme özelliğinden nefret ediyorum. bence bunun bir denetimi olmalı.yolculukların az yapıldığı dönemlerde yolcuyu el üstünde tutma, hiç bir isteğin geri çevrilmemesi, adeta kraliyet mensubu yerine konma gibi üst düzey medeniyet göstergeleri; tatillerde yolculukların artmasıyla birlikte pahalı biletlere, burnu havada hizmet anlayışına ve yolcuyu rezillikler bataklığına itme durumuna dönüşüyor.

otobüsteki yerime yöneldiğimde yerimde (her zaman ki gibi özellikle belirterek aldığım cam kenarı ve her zaman ki gibi bilmeden oturmuş numarası yaparak salağa yatan uyanık yolcu tiplemesi) çocuğuyla birlikte oturan bir bayan konuşlanmıştı. ilk önce benim yerimden kalkıp kendi yerine oturması (yazıldığı kadar basit değil ;çocuk 4-5 yaşlarında ve etrafta bir sürü poşet... ööff) 5 dk kadar aldı. 5 dk normalde kısa süren aktiviteler için kullanılan bir birim olsa da yaz günü otobüsün sondan bir önceki sırasında klimasız ortamda bu 5 dk insanın ömründen (cımbızla çekilen kör tırnak gibi) bir 5- 10 saatini çeker.nihayet yerime oturdum. onlarda ana oğul koridor tarafındaki koltuklarına oturdular. yerime oturur oturmaz klimayı kurcaladım. fakat o da nesi.klima açık değil. muavinden ön taraftan da duyulduğuna emin olduğum bir ses tonuyla klimanın açılmasını rica ettim(duyulduğundan emindim çünkü ön koltuklarda oturanlar kim bu sivri diye baktılar) ama yukarı da belirttiğim karakter değişikliğinden dolayı müşkülpesent muavin söylediğimi duymazdan gelip otobüsten indi.otobüs hareket edene kadar ter içinde oturdum otobüsün içinde.ve hareket saati gelince klimanın açılması(belli ki şoför de otobüse binince anlamıştı otobüsün içinin boğucu bir sıcaklığa ulaştığını) ile birlikte köklediğim klima başımdan aşağı soğuk havayı bıraktı.o anda ertesi gün ateşler içinde yatacağımı anlamıştım ama yine de klimayı kapatmadım çünkü gerçekten ancak bu şekilde çekilebilir olabilirdi yolculuğum.

yanımdaki çocuk çingenenin tekiydi.galiba hastaneye gelmişlerdi ve bu yüzden çok fazla üstüne gitmedim.normalde çocuklarla arası herkesten(bu konuda iddialıyım) daha iyi olan birisiyim. ama açıkça söyleyebilirim ki o çocuğu orda boğasım geldi. hasta diye şımartmışlar da şımartmışlar. her yere eli kolu uzuyor, istediğine izin verilmeyince bağırmaya başlıyor, ağlıyormuş gibi bağırıyor ama gözünden tek damla yaş dökülmüyor.artık yapamadım azarladım biraz. çocukların ebeveynlerinin sözünü dinlememe ama bir yabancının azarından çok etkilenme ve bir süre sessiz kalma özellikleri var.aslında dışarıdan sizi rahatsız etmeyen bir çerçeveden izlenildiğinde komik bir durumdaydım. annesi çocuğunun etlerini birkaç kere burduğunda daha da çok yaygara koparıyordu.bağırarak ama gerçekten rahatsız edici bir ses tonuyla tam ifadesiyle cırlayarak ' ne vuruyon banaae?döyüyon beniii.babama diyeceeem' diye bütün otobüsü inletiyordu. ve bu çocuk 4 saat boyunca benim yanımda oturdu.şu anda çocuğun bu haykırışını yüz ifadesiyle birlikte aklıma getirdikçe gülüyorum.otobüs mola verince kendimi dışarı zor attım.1 saatlik yolumuz kalmıştı.tekrar aynı yere oturmak istemiyordum hareket saati gelip de herkes yerine oturunca muavine resmen yalvardım beni hostes koltuğuna alsın diye (arabada başka yer yoktu) ama ŞERREFSİZ muavin 'yasah hanfendi' diye beni hüsrana sürükledi.burdan sesleniyorum Topçam Turizm 16.06.2009 ankara-tokat 17:30 arabasının gerizekalı muavininin tavrı yüzünden bir daha topçam arabasına binmeyeceğim. siz de sakın binmeyin. halbüse o 1 saatlik yolculuk için beni hostes koltuğuna alabilseydi büyük artılar kazanacaktı hem kendi hem firması adına.

tabiki ertesi gün hastaydım. boğazlar şişmiş ,burnuma bir yandan alerjinin bir yandan klima gribinin etkisi ve bitirilen 2 koçan tuvalet kağıdı.bir şekilde cuma gününe eriştim ve grip de biraz geçmişti ki bu sefer de Çorumda yaz zamanının vazgeçilmez sosyal etkinliği köy düğünleri başlamıştı. hayır köyde yaşamıyoruz. ama eski zaman alışkanlığı(bir de buna gelenek demiyolar mı deliriyorum) cuma günü başlayan pazar günü sona eren köy düğünü.apartmanların arasında bildiğiniz gezelim görelim tarzı düğün.cuma günü o evde o hafta sonu düğün olduğu anlamında , cumartesi bugün düğün günüdür anlamında, pazar günü de bugün gelin almaya gidiyoruz(diğer iki güne göre görece daha acıklı bir repertuar eşliğinde) anlamında davul çalınıyor. gösteriş meraklısı çorum halkına 'damadın babası 3 gün davul çaldırmış' desinler diye.balkonumuzun dibinde davul zurna ikilisi hiç eksik olmadı. efendim gelin ve damat ikisi de apartmanımızdaki sakinlerden. en üst katta oturan çapraz komşu çocukları. böylece gelin alma gürültüsünü de yine bizzat biz yaşadık. oynayan da olsa içim yanmaz. sitede gürültüyü direkt olarak aldığımız yetmiyormuş gibi komşu apartmanlardan yansıyan gürültüyü de alıyoruz.saçma sapan birşey. köyde olsa izlersin hoşuna da gider.eğer bir gün evlenirsem kesinlikle böyle birşeye izin vermem. ancak davul zurna ikilisi 'elim eline değdi de hem ben yandım hem kendi/bize kimse karışamaz agamız çok efendi' türküsünü çalar, damat efendi de söylerse ve kemal sunal gibi oynarsa kabul ederim. ayrıca bu türküyü söylerken 'lengeli fötür' de takması şart.
doktoraya başvurdum demişmiydim.

8 Haziran 2009 Pazartesi

roland garros yıllık bülteni

bitene kadar yazmamaya karar vermiştim ama artık bittiğine ve daha da önemlisi benim istediğim gibi bittiğine göre yazmalıyım diye düşündüm. federeri desteklediğimi belirtmeme gerek yok sanırım.turnuvanın ilk maçlarını takip etmiyorum. aslına bakarsanız çeyrek finallere kadar hiç haberlerini bile izlemiyorum.ama bu sene olağanüstü bir durum oldu.daha çeyrek finale girmeden nadalı eledi göbelin teki (söderling). tabi nadalın elenmesi bir bomba etkisi yarattı bütün dünyada. herkes 'peki federer finali kimle oynayacak?' diye düşünürken ben 'hoşçakal nadal' şarkıları söylemeye başlamıştım bile.nadal ağlarken köşesinde , ben federerin yüzüne gülen kahpe felekle dans ediyordum(bananeyse). artık federeri engelleyecek kimsenin kalmaması sayesinde beliren mutluluk yerini birden, hevesimi her zaman kursağımda bırakan 'acaba?, söderling?, yoksa?, nasıl nadalı elediyse...?' çeldiricilerine bırakmıştı. bu sefer oturdum söderlingi izlemeye.genç irisi birşey.federer de yapılı bir adamdır ama söderling gerçekten dev gibiydi. yarı finalde şilili gonzalezle(speedy gonzalez) oynadı. maçın ortalarında söderlingin performansı oldukça düştü.tamam söderlingin işi buraya kadarmış diye düşünürken son sette söderling küllerinden tekrar doğdu ve maçı aldı. bu maçı kazanmasında gonzalezin hakemlerle olan çekişmeleri de etkiliydi. tenis seyircisi efendi oyuncu sever.hakem top dışarda diyorsa top dışardadır.yok eminim içerde dersen bir kere itiraz edersin sonra köşene çekilirsin.gonzalez hakemlerle çok zıtlaştı, böylece martina hingise yaptığı gibi seyirci gonzalezi dışladı. popoyla çizgiyi silmek ne demek?poponu sürte sürte elendin naber?daha tenis adabını öğrenememiş yarı finale gelmiş birde!
gelelim öteki yarıfinale:federer- del potro
tabiki baştan sona bütün bakış açılarım federerle aynıydı.ama karşısındaki 20 lik del potro diş söktürdü resmen.asıl final kalitesindeki maç bu maçtı.söderlingden kat kat iyiydi del potro.yazık oldu adama.bu maçta performans=federer idi. del potronun sadece aşırı etkili servisleri sayesinde aldığı setler sırasında sakince rakibinin yorulmasını bekledi.bütün seyirciler(özellikle de ben) 'napıyo federer,içmiş mi bu adam?ne zaman toparlanacak'diye federerin yerine endişelenirken o serinkanlılığını korudu. del potro yorulup servisleri etkisini kaybetmeye başlayınca bu sefer federer coştu.biz tenis hakkında ne biliyorduk ki?federere seyircinin ilgisi muazzamdı.federerin her sayısını büyük coşkuyla karşılayan seyirci del potro puan alınca ayıp olmasın diye alkışlıyordu. o zaman kısa bir süre için acıdım del potro ya.sonra 'ne acıycam daha 20 yaşında elde ettiği başarıya bak o sana acısın, mal' dedim kendi kendime. ağladı kız maç bitince.
ve final:
federer-söderling
ilk önce TRT 3 ün attığı kazığı söylemeden edemiycem.tam maç başlayacakken uydudaki yayını kesti.deli gibi o televizyondan ötekine koştum belediye anteninden izlerim diye.baktım o televizyonda TRT 3 yok . haydaaa. hadi birde onu bulmaya çalış.sinirim tepeme çıktı.internetten izleyim dedim ama internetten de canlı yayın izlemek eziyet.intihar et öteki taraftan izle daha iyi.
bütün bu koşturmaca sırasında federer servis kırarak maça başlamıştı bile.neyse sonradan birisi uyardı galiba uydudaki yayın tekrar geldi.söderling kafasını kaldırıp 'noluyo ya' diyene kadar federer ilk seti almıştı bile.2. sette biraz daha iyiydi söderling tie-break e kadar uzadı set. ama tie-break lerin de kralı olan federer 2. seti de aldı.3. setin de başında servis kırınca seti alması rahat oldu federerin!dediğim gibi hiç final havası yoktu.yarı finali daha finalimsiydi federerin. zaten söderlingin hiç bir yüksek beklentisi yoktu gibi.öylesine çıktı maça.zaten maçta da federere bir övgüler bir iltifatlar. sevdim ama söderlingi federerden sonraki favorim olabilir. maçın en güzel yanlarından birisi her iki oyuncunun da hiç zorlanma sesi çıkarmaması oldu. işte böyle sona erdi roland garros.federer bu sefer mutluluktan ağladı.uzun zamandır peşinden koştuğu kupayı da almış oldu.federerin bu kupayı kazanmasındaki en büyük yardımcısı söderlingdi.rakibine minnettar olmak.
umarım ben de peşinden koştuğum herhangi bir isteğime kavuşabilirim.ve mutluluktan ağlarım.ama benim ağlamam çok çirkindir.biraz ağlama alıştırması yapmam lazım ayna karşısında.
bu arada tamam karar verdim placebonun en güzel şarkısı 'kitty little' yeni albümde.

5 Haziran 2009 Cuma

gözünüz çıksın


aslında bu blogun başlığının niye nazarsız olduğu hakkında bir yazı yazmıştım ama ilk zamanlar blogun nasıl kullanıldığını yeni kavramaya başladığımdan o yazıyı bir kaza sonucu kaybettim.silindi gitti. kısaca yazı ,benim herkesin nazarını üstüme çektiğim ama kimseye nazar atamadığımla ilgiliydi. yani bu nazar konusunda tam bir AB(+) idim. eğer bir nazar zinciri varsa(X in nazarı Y ye Yninki Z ye gibi bir zincir) bu zincirin son durağıyım. tam bir kara delik.

tam 3 gündür başım ağrıyor.içmediğim ilaç kalmadı. uyumak bile başağrımı durduramadı. artık bugün kafam patlar diye bekliyordum ki mucizevi bir şey oldu. kahvaltımı edip yine ilaç almak niyetindeydim.buzdolabından kahvaltılıkları çıkarırken elimdeki cam peynir kasesi birden kendini yere attı.tuzla buz oldu.yerdeki büyük kalan parçaları elimle toplamaya başladım,bugüne de çok kötü başladığım için oracıkta ağlayacaktım.sinirlerim bozuldu.revamıydı şimdi bu?temizliği yeni bitirmişiz her yer gıcır gıcır, bir sürü iş çıkmıştı.yavaş yavaş işe koyulurken birden farkettim ki başağrısı beni terketmişti ve ardında hiç bir iz bırakmamıştı. bu mucizevi iyileşmenin tek bir açıklaması vardı. 3 gündür gözü çıkasıca birinin nazarı altındaydım.

her kimsen lütfen bana özenme,imrenme, ve kıskanma.gerçekten sana yemin ediyorum hiç ama hiç kıskanılası bir hayatım yok.bana nazar atman hiç bir şeyi çözmüyor.

beşerdir şaşar. hani önceden başağrısının nazar kaynaklı olduğunu düşünseydim ve cam kırılınca bu sonuca varmış olsaydım bu yanlış olabilirdi.bunu gerçekten düşünseydim 3 gün önce herhangi birşey kırar, 3 gün boyunca bu çileyi çekmezdim. nazara kesinlikle inanıyorum.ama hayatımı ona göre de ayarlamıyorum. çünkü her an nazar değecekmiş gibi hareket etmek insanı daha sapkın düşüncelere götürebilir(büyü gibi). ama bana nazar değdiği düşüncesi bütün bu olaylardan ve aniden başımın ağrısının geçmesinden sonra ortaya çıktı.

hangi iyi yaşantım insanların bana nazar atmasına sebep oluyor anlamadım. sadece sağlıklıyım çok şükür.

acaba bu bahar temizliğini herkeşlerden önce başlayıp bitirdiğimiz için konu komşudan mı topladım nazarı?annem de anlattıysa orda burda yıldız yaptı yıldız etti diye...olur mu olur!

31 Mayıs 2009 Pazar

ya ne olacağıdı?

senin odanla sınırlı mı kalacaktı?
mal.
bir haftadır temizlik yapıyoruz, neşesi falan kalmadı artık. neyseki bitti.ama itibarım da arttı. sevdiğim yemekleri yaptırıyorum, şokolalar aldırıyorum.bir keresinde toybox bile aldırdım. şımarıklığımın zirvesindeyim. elektrik kazası da biraz etkili olmuş olabilir.

placebo placebO placeBO placEBO plaCEBO plACEBO pLACEBO PLACEBO
sonunda bütün albümü dinledim. gerçekten çok beğendim.şarkıların hepsini sevdim ama bir kaç tanesini tekrar tekrar dinledim. o şarkılar:
(battle for the sun saymıyorum çünkü 1 aydır dinliyoruz)
1. speak in tongues
2. ashtray heart
3.happy you're gone.
4.the never-ending why
5.kitty litter
hepsini yazasım var.
(sıralama en sevdiğim sırası değil hepsi çok güzel. bir sıralama yapılsa ilk başa 4 numarayı alırım şimdilik, 5 de olabilir.hastası oldum)
'for what its worth' hala dinleyemedim.bir problem var ama nedir anlamadım. arkadaşlarımın hepsi evlenmeseydi belki düşünebilirdim 23 hazirandaki konsere gitmeyi. gıcık şeyler. aslında tanıdığım ünlü olan nazan istanbuldadır ve kesin gider konsere.evli de değil üstelik, tadından yinmez.öfff

atv deki çocuk şarkı yarışmasını yavaş yavaş sever oldum. Şebnem diye bir çocuk var bayıldım. çok yetenekli. bence izleyin.
bahar temizliği ve placebonun yanyana bahsedildiği bir yazı daha bulmak istiyorum. evet istiyorum bunu.

25 Mayıs 2009 Pazartesi

can't touch this

pazartesileri koşullanmış biçimde temizlik yaptığım gündür, bahsetmiştim. Artık baharda geldiğinden ve eninde sonunda duvarları silme işi başıma kalacağından odamın duvarlarını bugün çıkarıyım aradan dedim. oda küçük ve bir sürü eşya (elbise dolabı, yatak, çamaşır dolabı , kitaplık, bilgisayar masası ve bunlar yetmiyormuş gibi annemin odamı ardiye gibi kullanması sonucu dolapların üzerinde konuşlanan eşyalar) var. duvar silmekten çok bu eşyaları yerlerinden oynatmak mesele. sabah enerjisiyle işe giriştim. bütün eşyaları odanın ortasına çektim(yazması yapmasından tabiki daha kolay). sonra olağanüstü işeyarar MOP' umla (binbir zorlukla ve yerde sürünerek duygu sömürüsü yoluyla aldırdığım mop. sayesinde külkedisinden kapıcı cafer statüsüne geçtim.yavaş yavaş yükseldiğimi hissediyorum ) duvarları prilli su eşliğinde bir güzel yıkadım.bahar temizliği yapan kadının neşesinin yanında başka neşe tanımam. ardımdan annem duruladı. camları da sildik. eşyaları tekrar yerlerine iterken kabloyu (sürekli prize takılı) tuttuğumla kolumun dalgalanması bir oldu.220 volt bir anda daha yoğun bir ortam olan 'et'e geçince dalga boyu büyüdü ve gerçek bir electric boogie yaşadım. resmen frekansı hissettim (söylemesi ayıp fizik bilgim ortalamanın oldukça üstündedir. şehir şebekesinin frekansını yakından anlayamayız ama gece dışarıda uzaktan şehir ışıklarının bir yanıp bir söndüğünü görürüz.)yakından bütün benliğimle yaşadım. kabloyu bıraktığımda elim biraz uyuştu ve sonrasında da hafif bir sıcaklık artışı oldu.
en sonunda benim odanın işini bitirdik. odada toz namına birşey kalmadı. baharın gelmesiyle coşan burnumun da toz bahanesi ortadan kalkmış oldu(bahar alerjisi burnumu tasarruflu musluklara çeviriyor(aslında su az akıyor ama nerdeyse yarı yarıya hava bastığından tayzikliymiş hissi veriyor)).
the office in 5. sezonun 27. bölümü var mı yok mu? delirecem. seviyorum naapıyım!
internette gezerken bile bazen sıkılan biriyim(çok kere sıkıcı yapımdan bahsetmiştim). sıkıldığımda da blogları geziyorum.malezya dan ne kadar çok blog var. özenti malezyalı teenage ler blogları istila etmiş durumdalar. bir de yaptıkları uyduruk kartları (tebrik kartları, doğum günü kartları...) pazarlayan blog sahipleri var. kahve muhabbeti gibi olacak ama bu insanların işi gücü yokmu lütfen ya! 3 tane kartı satsan ne kazanacaksın? harcadığın zamana, malzemeye değermi? tabiki herkesin derdi senin gibi para değil yıldızcım.onların nafaka problemi yok! heralde isveçliler ya da norveçliler gibi zenginlikten intihar etmeyelim diye kafalarını meşgul edecek birşeyler arıyolar.
en sevdiklerim yemek blogları ve moda blokları.
giysilerimin -tişörtler ve kotlar hariç- büyük bir bölümünü anneme yaptırıyorum. nazar değmesin annem bütün zamanların ve bütün dünyanın en iyi terzisidir. bu yüzden moda blogları model ararken oldukça yardımcı oluyor. bu konuda da kore ve japonyanın üstünlüğü var. bloglar içinde ağzımı sonuna kadar açıp izlediğim bloglar ise gezi blogları.gezdikleri yerleri bir güzel fotoğraflayıp bloglarda sergiliyorlar. hayatta en çok gıpta ettiğim insanlar rahatça dünyada istediği her yere gidebilen insanlardır.
konu açılmışken tv8 de gülhanın galaksi rehberinin hastasıyım. Gülhana da bakarsan benim gibi anasının kuzusu. resmen yurt dışı tur hizmetiyle dünyayı geziyor bir de üstüne para alıyor. deli gibi kıskanıyorum. gülhana kimsenin nazarı değmezse benim değer (Açma o gül ağzını gülom nazar deyer)
bugün de hiç çalışmadım haa!

21 Mayıs 2009 Perşembe

kahve falı

türk kahvesini çok iyi beceremiyorum.hiç bir şeye benzemiyor maalesef. geçen yine yaptım. eh işte. galiba kendi yaptığım türk kahvesinin tadına alıştım. kahvemi içip fincanı kapattım. (aha 22:22 biri beni düşünüyor) kendim açtım baktım ve her zamanki gibi birşey çıkaramadım.anneme götürdüm: annemin yorumu hep aynı 'amaaaan bir sürü balık, çok para kazanacaksın yakında' bu yorumu bekliyordum daha doğrusu istiyordum. çıkmadığı aşikar. ama yine de bunu duymak hoşuma gidiyor. ama bu sefer uzun uzun aradı aradı ve de aradığını buldu 'yıldıııız burda bir gelinle bir damat var. kısmetin açılmış. bak şu gelin duvağı uçuşuyor yanındaki de damat (baktım baktım kimseye benzetemedim koca kafalının tekiydi.). Para yok mu para deyince 'olma mı var bak kocaman bir balık' dedi. annemin sıralamasının değiştiğini anlıyordum. para kazanamayacağımı anlayınca evliliği ilk sıraya koydu.
çok sıkıldım. ama sıkıntımın nasıl geçeceğini de bilmiyorum (anannemi hatırladım rahmetli sıkıldım deyince ' evlenince geçer ' derdi. aynı annannem 'kızlar kocayı birşey sanmış ilk geceden usanmış ' da derdi.) 1 ay sonraki sınava hazırlanıyorum. asıl sıkıntım da bundan galiba. eğitim dersleriyle olan münasebetimden bahsetmiştim. çalışırken sorulardaki hikayeleri dedikodu yöntemiyle aklımda tutmaya çalışıyorum mesela: 'mühendis olmak isteyen Ayşeye babasının öğretmen ol baskısı ayşede rol karmaşasına sebep oluyor ' ya da 'Murat 'ın ağlama davranışı androjen cinsel rol kimliği dir' gibi. böylece hayali bir dünya yarattım ve bu dünyadaki herkesi bir gelişim evresi problemiyle eşleştiriyorum. işe yarayacak mı pek emin değilim ama en azından bu çalışma zamanlarını biraz daha çekilir hale getirdim. resmen Murat'ı Ayşe 'ye , Ayşe' yi Şermin 'e (20 lik şermin evlenmek için kimseye güvenemiyormuş bu da eriksonun yakınlık-uzaklık ilkesiyle açıklanıyor) çekiştiriyorum.
bugün çorum 'a toprak yağdı. lanet gibi tövbe tövbe.

6 Mayıs 2009 Çarşamba

hıdırellez

orion la akrep gibi hıdır ile ilyas.bu ikililer hiçbir zaman kavuşmazlarmış.gökyüzünde orion u gören akrebi göremez, akrebi görebilen bu sefer orion u göremezmiş (dünyayı tam küre kabul ettiğimizde bu iki takımyıldız öklid uzayında çapı altkümesi olarak kabul eden bir doğru üzerinde ). akreple orion ilişkisi bir kaçma kovalama ilişkisi diye anlatılıyor(böyle buyurdu mitoloji) ama hıdır ile ilyasınki bir hasret , kavuşamama öyküsü. ikisininde tarihleri örtüşüyor. hızır(yanlış yazmadım) günleri mayısta başlıyor, kasım günleri kasımda. akrep günleri kasımda başlar (kuzey yarımküreye göre düşünüyorum) mayıs başı güneye kaçar sonra orion belirir. google earth planet sağolsun, hangi takımyıldız nereye denk geliyor öğrendim. güneyden görülenleri göremiyoruz yazık ki. ama bize en yakın takımyıldızlar kuzeyden görülüyor (andromeda ve üçgen). bir de uydu takımyıldız var bize en yakın bazıları üçgen yerine onu gösteriyor (adı da yanlış olmasın bernard galiba).konu dağıtmada üstüme yok.

bu sıralar aklıma sıkça gelen bir şarkı (aslında görüntü,bazılarına göre de klip) var. siyah takım elbisesi beyaz gömlek ve siyah papyonu ardından bütün bu kombinasyonun üzerine bel üstünde sonlanan siyah peleriniyle Metin Milli insanı huzura sevkeden bas sesiyle ve şarkısı:

Ay beyaz deniz mavi
Oynasın kızlar
Yarinden ayrılanın
Yüreği sızlar.


kedi zamanı neyseki bitti. yaz geldi ve sitemize bu sefer kuşlar dadandı. ülkemiz çok çeşitli kuşların anavatanı ve çorum da iklim yapısıyla farklı kuşları yılın her döneminde ağırlayan bir coğrafya. etrafı bir sürü ötücü kuş sardı. her sabah neşeyle şakıyan kuşlarla uyanmak bir an için insana iyimserlik aşılıyor. evimiz 1. katta ve pencereme çok yakın bir çam ağacı var. yeni komularım bir karatavuk çifti. komşumun karatavuk olduğunu internetten öğrendim.sabahları beni güzel sesleriyle uyandıran bu çifte aşık oldum (hastası oldum dememek için kendimi zor tuttum). bütün gün birbirimizi gözetliyoruz. onları hayranlıkla izlerken bahçede yağmurla dışarı kafasını uzatan solucanları uzata uzata çekip yutma görüntülerini aklıma getirmemeye çalışıyorum. internetteki bilgiye göre yumurtlamış olması lazımmış dişinin ama yumurta falan yok ortada.

kuşlarla ilgili çok güzel bir türk sitesi buldum gerçekten çok güzel hazırlanmış. tek tek anavatanı türkiye olan kuşların bütün özellikleri hangi tarihlerde nerde görüldüğü ayrı ayrı sınıflandırılmış ve bazılarının sesleri ve video görüntüleri de eklenmiş .ellerine sağlık kim yaptuysa mükemmel olmuş. hemen sık kullanılanlara ekledim.

http://www.trakus.org/ süper doğrusu.

bu akşam atv ana haber sunucusu ne yaptı Allah aşkına. efendim haber obama haberi: obama sıradan halk gibi hamburgerciye gitmiş sıraya girmiş parasını ödemiş falan filan..ve atve ana haber sunucusunun yorumu:' bill clinton da böyleydi obamada böyle. ammaaa bush cık(sadece türklerin kullandığı iddia edilen hayır anlamına gelen kafanın çok az geriye atılması eşliğinde kullanılan bir ifade) böyle değildi' dedi ve bence hayatının utancını yaşadı.tüh tüh tüüühh.


bir ilk bahar sabahı

güneşle uyandın mı hiç

çılgın gibi koşarak

kırlara uzandın mı hiç


geçen günlere yazık

yazık etmişsin gönül sen

öyleyse hiç sevmemiş

sevilmemişsin gönül sen.