31 Temmuz 2010 Cumartesi

karışık kaset

insan elini kurularken kendini yaralayabilir mi?çok basit.ellerimi kurularken havlunun aniden yere düşecek gibi olması, panikle yere düşmeden yakalamaya çalışmam, bu sırada diğer elimdeki tırnaklardan birisinin (hala hangisinin sebep olduğunu bulamadım,sinsi tırnak) sol elimin küçük parmağının tırnak kenarından hatırı sayılır bir büyüklükte deriyi sıyırması. o bölgede kaç tane damar var, her biri ne kadar kan taşıyor bilmiyorum ama beni acımasından alıkoyacak kadar şaşırttı.neyseki kirli kandı koyu koyu.
yine televizyona sardım bu sıra.bununla ilgili bir kaç tespit:
1.
yaklaşık 10 gündür reklamlarda sıkça rastladığımız 3G uygulamasının yıldönümü dolayısıyla vodafone un orhan gencebaylı reklamı. çok uzun zamandır ekranlarda.bundan yıllar yıllar önce cep telefonu ilk yayılmaya başladığı sıralarda bu konuda öngörüsüz davranmıştım. gerçekten hiç ihtiyacım olmayacağını, gereksiz bir cihaz olduğunu düşünüyordum. ama öyle olmadı you know.gerçi şimdi de pek işime yaramıyor. çoğu zaman dışarı çıkarken yanıma almayı unutuyorum. neyse... buna benzer şekilde 3G teknoloji(?)sinin ülkemize girdiği sıralarda da neredeyse aynı tavrı sergiledim ama bu sefer daha yumuşaktı, 'asla' demedim. bir şekilde üstünden zaman geçince ülkemiz insanı için vazgeçilmez olacağını düşünüyordum. ama hala olmadı.bekliyorum....asıl konu bu değil ama,reklama dönelim, vodafone 10 gündür reklamını yapıyor ama buna karşın insanları reklama boğan turkcell daha yeni 3G yıldönümü reklamı döndermeye başladı.unuttu çünkü, çok belli.10 gündür orhan gencebay dinliyoruz iki reklamda bir. turkcell de vodafone un reklam ilk dönmeye başlayınca aceleyle 'lüküs hayat' temalı reklam çekti. sanırım ulus olarak doğumgünü genimiz yok. hristiyan alemi noeli kim bilir ne kadar zamandır kutluyor, yerleşmiş doğumgünü şeysi. ama buna karşın kutlu doğum haftası daha yeni oturuyor (benim çocukluğumda yoktu. ya da vardı ama haberim yoktu,peki ben çocukken neden noeli biliyordum ama kutlu doğum haftasını bilmiyordum,benim problemim değil) açıkçası doğum günü benim için o kadar da önemli değil.çocukken özendim bir kere, ilkokul 4 sanırım
okuldan en yakın iki arkadaşımı çağırdım, diğerleri akraba çocukları ve mahalleden çocuklardı. o kadar sıkıcı geçmişti ki bir daha bu zahmete katlanmaya değmezdi,annemde sinir olmuştu zaten, bir sürü iş çıkmıştı yok yere. o doğum gününden hatırladığım en canlı anı ; aşağıda istop oynarken renk değilde ülke seçelim dedik, herkes türkiye olmak istiyordu tabi ama çocuklardan birisi 'ben usa (yu es ey diye okudu birde) olucam' dedi.yuesey nere la dedik, o da bilmiş bilmiş 'amerika birleşik devletlerinin ingilizcesi,hıh ' diye hava attı bize.ingilizceyi nerden biliyordu bu çocuk? o gün değil ama ondan sonra ki bütün ülkeli istop oyunlarında hepimiz kendi mahallemizde yuesey olmak istedik ve açıklamayı da yaptık.
daha sonra o çocukla 'unchain my heart' anımız vardır ki hey gidi hey.sonra anlatırım.
2.
küçük sırlar dizisi, neresinden başlayayım.daha dizi başlamadan reklamları döndüğünde gossip girl dedim. aynısı olmuş demesinler diye bir kaç değişiklik yapmışlar, mesela eziklerin babası değil annesi var. korkarım bu dizi tutacak ve biz sene içinde okullarda bu gerçeküstü tiplerin çakmalarına oldukça sık rastlayacağız. yalın ilk meşhur olduğunda ona özenen bir sürü delikanlı vardı şimdi napıyorlar acaba?
3.
sabah gazetesinin tükenmez kalem promosyonu nasıl?her seferinde bende bir hesap hissi uyandırıyor (bu his bende çok fazla uyanıyor).gazetenin tükenmez kalem promosyonuyla elde etmeye çalıştığı tiraj artışı ve bu artışla gelen yani sadece bu artışla oluşan kar tükenmez kalem maliyetini karşılıyor mu? türkiye de gazeteyi tükenmez kalem verdiği için alan biri var mı?tükenmez kalem gazeteye bedavadan geliyor büyük ihtimal. hediye yani. ama ülkenin her yanına dağıtacak kadar tükenmez kalem hediye etmek ne demek?
4.
flash tv. komedi dans show. acımak istiyorum ama acıyamıyorum. bu işi yapmak zorunda değiller.hiç komik değil ki.oraya parayla giden (izlemek için para alan) seyirciler bile gülmüyor.gerçekten çok saçma bir iş yapıyolar. mecburen mi yapıyolar?
5.
doritos hissesi sahibini buldu.benim de oy verdiğim aday kazandı.denedik evet ama yeni tat dedikleri bütün o üç tat zaten doritosun önceki ürünleriyle aynıydı. yeni bir şey yoktu. peki niye oy verdim?sayfasını okudum ve doktorasını yapan araştırma görevlisi yine de benden daha iyi durumda olduğunu ama bir zavallı olduğunu tahmin ettiğim için ona oy verdim. yüzde 1 fena değil bence. akmasa da damlar. kendini kurtardı. kıskanmıyorum, onu oraya ben taşıdım. nasılsa nazarsızım.
6.
çilek mobilya arabalı çocuk yatağı reklamı antipatik değil mi?babalar kullanamaz. üff.
7.
son olarak, olumlu bir şey, markafoninin açılış sitesinin bizi alıp teyyy nerelere götüren sahil sesi. çok mutlu ediyor beni. bir süre gözlerimi kapatıp dinliyorum.çok hoş.

günlerdir çözmediğim mistery kalmadı.time managment üretmiyolar artık hepsi hidden object çıkarıyor napalım. meral clockmani bitirdiysen sonda çıkan tipleri gördün mü? oyunun yapımcıları falan. oynadığımız sahnelerde poz vermişler birde. güzel olmuş ama. yunan oyunuymuş bu arada.
ve yeni takıldığım bir blog:www.salihande.blogspot.com kurgu olduğu belli ama sıkıldıkça açıp okuyorum.
ah sol elimin küçük parmağı seni geceye hazırlamalıyım.

23 Temmuz 2010 Cuma

n'apıyorum?

ne yapacam?
evde oturup gün dolduruyorum.günler tamamen birbirinin aynısı.bayaa zarardayım bu yüzden.
son iki haftaya yakın zamandır efeyle zaman geçiriyorum. tanıştırayım efe:
kendisi komşumuzun çocuğu olmakla birlikte bana da çok güçlü bağlarla bağlıdır.ailesi evlerinde çok büyük tadilata kalkıştılar,geceleri bağ evlerinde kalıyorlar ama sabah evle ilgilenmek için gelip efeyi bana bırakıp yukarı çıkıyorlar.akşama da tekrar bağa. böylece efe bütün gün boyunca benimle kalıyor. doğduğundan beri hiç ayrı kalmadığımız için nerdeyse bu yaşına ben getirdim diyebilirim. zaten yeni yeni konuşmaya başladığı zamanlarda beni çağırmak için 'anne' dese de şimdi ayırt etmiş durumda. şu anda sadece kendi annesine ve benim anneme(ben annemi öyle çağırdığım için(anama ana diyesin.)) 'anne ' diyor. yazın zamanı nasıl geçireceğim diye düşünürken temmuzu da böylece bitirmiş oluyorum. bebekle ilgilenirken zaman çok çabuk geçiyor. gelince karnını doyuruyorum bu biraz zor oluyor o yüzden belki biraz zalimce gelebilir ama yöntemim önce açlıktan kıvrandırmak sonra yemeğini iştahla kendi yemesini izlemek.çocuklara zorla hiçbir şey yaptıramazsınız.sonra öğle uykusu. neyseki o rahat oluyor,zorluk çekmiyorum.biberonla sütünü verip biraz sallayınca hemen uyuyor.uykusu da güzel ,3 saat deliksiz uyuyor.üstelik öyle sessizlik lüksü de aramıyor.ortalama saat 4 buçuk gibi uyanıyor. bir neşe inanılmaz.parka gidiyoruz, burada zalim acıktırma planım devreye giriyor.bir saate yakın parkta oynuyoruz,sonra eve geliyoruz.bazen annesi geliyo tam o saatte, bazende bizimle akşam yemeğine kalıyor.ne yaparsak yapalım oyuna çevirmek zorundayız.oyun olmadan keyif olur mu?
buraya kadar hep rastladığım bebek annelerinin hazırladığı bloglar gibi oldu.içlerinde güzel olanları da var ama bazıları gerçekten çok gereksiz:'ecem su bugün kakasını güzel yaptı!','samet berk kafasını kırdı' şeklinde rapor yazanlar.bugün okuduğum bir tanesi güzeldi ama.blogun ismi Jasmine green tea sanırım.

böylece bebeklerle iyi anlaştığım ortaya çıktı sanırım.yedi sekiz yaşına kadar her çocuğu kendime hayran bırakabileceğim konusunda iddialıyım. yarım saat içinde bu yaşlardaki her çocuğu bensiz yaşayamaz hale getiririm. en sevmediğim yaş grubuysa yedinci ve sekizinci sınıflar yani yaklaşık 12-13-14 yaşları.nefret ediyorum demek istemem ama,onların o çok bilmiş halleri, sınıfta sürekli birbirlerine sataşıp durmaları, yalvarma bağımlısı olmaları beni tiksindiriyor.katlanamıyorum o yaş grubuna.bu çocukların liseye geçer geçmez pısmaları çok komik ama,bir senede ne değişiyosa?ıyyyyh.sevemiyorum.liselilerle problem yok seviyorum onları.komikler en azından.

temmuzda sabah saatlerinde geniş ailenin tekrar bölümlerini izliyorum. geç farkettiğim bir dizi oldu.oldukça eğlenceli,mürselle ulvinin hastasıyım.bu da benim cevo:













yeni farkettiğim dizilerden biri de 'the philanthropist' . bi kere adam çok hoş. fragmanda türkiyede de bir bölümü var, o bölümde acaba ne çeşit bir yolsuzluğa parmak basacak bakalım.genelde konular gittiği ülkenin hükümetinin bağlantılı olduğu yolsuzluklar oluyor. sonunda tatlıya bağlamayı başarsa da dürtme var.şimdilik oturmadı dizi ama umutluyum.

yaz dizileri ...ne biliyim yavan galiba.sene içinde devam ettirilebilir olarak 'şen yuva'yı görüyorum.dizide levent üzümcü daha ön plana çıkmalı bence.farklı bir tarzı var.beğeniyorum.

bu arada meral ,verdiğin linkteki oyunların hepsi virüs alarmı veriyor ve çalışmıyor(ohh yeah!virüs alarmı vermesine rağmen çalıştırmayı denedim.çok sıkılıyorum napıyım).
oturup gelecek senenin projesini çıkartmam gerekiyor. konu belli ,üretmek gerekiyor. işin gıcık kısmı.

şimdilik böyle.






5 Temmuz 2010 Pazartesi

nokta

yazayım ama ne yazayım,
wimbledon bitti, yazacaklarımı kafamda oluşturdum ama şu anda wimbledon umrumda değil.öyle berbat durumdayım ki.tutunacak dalım kalmadı.bittim.
tabi bu da olasılıklardan biriydi. ne kadar kendimi hazırlamaya da çalışsam hayal kırıklığı bana kaldı.olmadı.
ne yapayım şimdi ben?hepsi boştu.boşa uğraştın. o kadar yol o kadar para(hiç yoktan) at çöpe.
işte hep böyle oluyor.denemeliyim diyorum, denemezsem pişman olurum diyorum.öylece durup beklemek de bana göre değil. insan çabalamazsa niye yaşar. hiç bişey yapmadan neyi bekleyim?ne olmalı felsefem?nasıl bakmalıyım olanlara?bıktım ama artık.gücüm kalmadı. Allah'ım bana yardım et.elimden geleni yaptım.
nasıl oluyor?nasıl yolunda gidiyor herkesinki?ne çeşit büyük günah işledim de ödeyemedim bir türlü.şimdi ne yapayım da toparlayım kendimi?bunu düşünmekten nasıl alıkoyayım kafamı?hiç düzelmeyecek.istediğin hiç bir şey olmayacak.
belki daha şoktayım o yüzden göremiyorum ama kesinlikle elimden geleni yaptığıma inanıyorum.baştan savmadım asla.sabrettim,koşturdum,gururumu çiğneyip okulun kapısından geri girdim.süründüm kısaca. açıkçası dünya, yıldız üstüne düşeni fazlasıyla yaptı.artık sıra sende.
hayırlısı neyse göstersin yüzünü artık da 'haa demek bu yüzdenmiş,anladım' diyelim, rahatlayalım. benim bu dünyayı çözemediğim ortada.
nerde mutlu olurum acaba?inanamıyorum hepsinin boş olduğuna.yıkıldım.
hadi bakalım şimdi 3 gün başağrısı. anneme nasıl söyliycem?benden bu kadar umutlu olması niye?Allah'ım birşey olsun.
çok canım sıkkın.
çarşamba arkadaşıma söz verdiğim için saçma bir ankara seyahati yapıcam. hiç canım istemiyor.ankaraya küfür edebilirseniz benim için çok sevinirim.hayatımı mahvettim.

6 Haziran 2010 Pazar

yıllık keyifsiz roland garros bülteni

amaaaan

federer olmayınca hiç olmuyo ya!ne yazıyım ki

bütün yıl bu mevsimi bekliyorum, çok güzel maçlar izlemek için çeyrek finalleri bekliyorum.çok canım sıkıldı gerçekten.şu satırları yazdığım sırada nadalla söderling final oynuyorlar ama o kadar heyecansız bir oyun ki. hadi söderling daha yeni ısınıyor grand slamlere pek bi numarası yok anladık; nadalda sürekli geri çizgide topa daha fazla nasıl hayvani vurabilimin hesabını yapıyor. topa güçlü vurmak bir marifet evet ama o kadar zevksizki. halbüse fedo olsaydı kısa toplar, paralel toplar, daha neler neler.ah fedo kimlere bıraktın finali.çıta çok fena düştü.kim güçlü vurursaya kaldı kupa.sevmiyorum nadalı öff.

ama söderling sabun köpüğü olmadığını ispat etti. yeni favorim olma ihtimalini güçlendiriyor yavaş yavaş, fakat biraz daha zeki vuruşlar lütfen, kısa vuruşları çalışmalı.bunun yanında çok hoş adam,öyle napalım.


favorilerim.



wimbledonda federeri takım elbisesiyle finalde görmek istiyorum.ikizler de gelir belki.aile babası oldu artık.

del potroyu aradı gözlerim fakat göremedim bu sene ,katılmadı sanırım.

ankarayla bu seneyi kapattım.zor bir yaz olacak. bir işe kalkıştım. bazen biraz iddialı konuşmayı çok istiyorum ama hep fren hep fren.tatsız tuzsuz hayatım, bi acaip. aşırı güzel haberler duyurmak istiyorum burdan.

bu arada mirkelam ,kargo ortak albüm hoş olmuş,mirkelamın içindeki rocker ı serbest bırakmasını istiyorum. benim anladığım kadarıyla eğlence bazlı bir adam, bunun yanında çok hoş adam, oh yeah!

8 Mayıs 2010 Cumartesi

anneee!


korkunç değil mi?artifical intelligence daki uzaylılara benziyor.
moda insanları böyle mi görüyor.

4 Mayıs 2010 Salı

aklı güzel

nasıl başlayayım bilemedim.
argümanlarımın iyileştirilmesi projesi kapsamında bir dizi sınava gireceğim aşikardı. efenim ingilişce sınavları, ales falan.şu günlerde gündemde ales sınavı var. sınava girmek için cuma ankaraya gitme işini erteledim ve pazar sabahı 9:30 da olan sınava yetişmek için sabah saat 3 te en güzel uykularımdan uyanarak zavallı babamı da uyandırarak otobüse bindim. herşey olağan seyrinde gelişti ve saat 6:30 da ankaradaydım. sınava daha saatler vardı, önce kahvemi içmeliydim(eğer içmezsem sersemliğim katlanarak büyür.). kahve konusundaki katkılarından dolayı STARBUCKS a teşekkürü bir borç bilirim. çok büyük bir boşluğu dolduruyor. pazar günü sabah 7 de nerden bulursun kahveyi? kahvemi güzelce hüplettikten ve hüpletirken saat 8 e kadar oyalandıktan sonra sınav yerini bilmediğimden dolayı 8 de yola çıktım ve benim için bilinmez olan fakat aslında oldukça merkezi bir yerde bulunan sınav mahaline kısa sürede ulaştım. Allah'ım herşey ne kadar da mükemmel gidiyordu.okulun önünde de epeyce bekledikten sonra sınıflara alınmaya başlandık güzelce kapıdan geçtim, çişlerimi falan hallettikten sonra sınıfa doğru yöneldim.sırama doğru ilerledim ve o da nesi? yerimde başka biri oturuyor.ama nasıl olur.ösym hata yapmış, inanılmaz.yerimde oturan kızla bu durumu anlamaya çalışırken görevli geldi bir süre de onunla inceledik durumu.sonra yerime oturan kız durumu farketti.' ama sizin sınav tarihiniz 9 mayıs' neeyyyy?ilk tepkim 'kafaya baaak!' oldu. o anda beni anlatan resim şuydu:




amerikan filmlerinden, dizilerinden salak durumuna düşen kişinin kendini boynuzla süslemesi ifadesi. iyice amerikan özentisi olduğum da bu sayede ortaya çıktı. blogumda görünen ilk resmimin bu olmasını istemezdim ama böylece hakettiğim cezayı da aldığımı düşünüyorum.


orada bulunanlar için anlaşılabilir bir durumdu ya da bana öyle davrandılar o sırada. ben gittikten sonra ikisinin birden 'gerizekalı' dediğine neredeyse eminim.ankarada kalıyor olsam basit bir şaşkınlık hali diye geçiştirebilirdim. ama sınava girmek için katlandıklarımı hatırladıkça sinirlerimi hoplata hoplata binadan ayrıldım. kendimi çoğunlukla dışardan izlediğim için olayın komikliğiyle kah kendi kendime gülerek ve yaptığım salaklığın etkisiyle kah kızarak manik depresif yüz ifadesiyle teyyy balgattan beşevlere yürüdüm.o sırada oldukça kalınlaştığı için kafamı kıracak kadar sert bir zemin bulamadım. milli kütüphane önündeki adada duran havaya doğru sivriltilmiş garip yapı bunun için uygun gibi göründü ;gözüme gelir diye vazgeçtim ( göze gelmesi şeysi ,alıntı:modern sabahlar).

yıllar önce meralin gölbaşı macerası aklıma geldi. artık benim maceram onun yerini alır sanıyorum. hey Allah'ım o kadar masraf, uykularım(benim uykularım sizinkilere göre biraz daha değerlidir.)...

eee şimdi napıyım diye dolanırken biraz geziyim bari diyerek ankamall e gittim. saat 11 den 2 ye kadar gezdim dolaştım her yerleri karıştırdım. sonra ucuz tükanlardan birinden chip puanlarımla 14.99 a bir gömlek aldım.zararla başlayan günüme gününü göstermiş oldum.

benim aklımda -niye bilmiyorum- sınav tarihi 2 mayıs kalmış. olur olur..

artık eskisi gibi her hafta almasamda yolculuktaki eşsiz refakatleri dolayısıyla mizah dergilerini takip ediyorum. daha penguen bile ortada yokken leman da en sevdiğim yazar-çizerlerden birisi metin fidan uykusuza geçmiş, iyi de olmuş.

bugün flash tv(arayan flash tv de çok malzeme bulabilir.) de türk filmi Feride ye rastladım. emel sayının filmi. filmin her sahnesi ayrıca incelenmeye değer. ama burda emel sayın feride şarkısını söylerkenki sahnesinden bahsedeceğim. efenim emel sayın şarkıyı söylerken 'feride' kısımlarını söyleyen arka vokalleri diyorum. belki assolistin sesinin güzelliği daha net ortaya çıksın diye bu uygulama yapılıyor olabilir ama bu filmdeki vokaller korkunç bir sese sahip.boru gibi erkek vokaller. emel sayın şakırken bülbüller gibi, arkada 'feride , feride ' diye homurdanan adamlar hiç olmamış.aynı filmde plajda danseden(bunu gerçekten merak ediyorum: eskiden plajda diskovari danslar gerçekten yapılıyor muydu?güneşin altında manyak gibi) tek sıra halinde dizilmiş gençlerin yanına 4 tane deli adam gelip plajın güzelini seçiyoruz, seçtik diyip emel sayını omuzlarına alarak kaçırıyorlar.şarkılarla dolmayan film süresini abuk subuk sahnelerle doldurmaya çalışmışlar. o filmdeki en sevdiğim sahnelerden birisi de feridenin kız kardeşleri rolündeki kızların emel sayın sahnede şarkı söylerken arkada zıplayarak gitar çalmaları. çok hoş ama.

11 Nisan 2010 Pazar

yes we can

epey oldu yazmayalı evet.
o kadar meşguldüm ki. bir kere tübitak sergisi hazırlıkları vardı, bütün mart ayı boyunca onunla ilgilendim.efenim ankara bölge 3. sü olduk.hedef türkiye finaliydi ama bu sonuç da beni tatmin etti.okulun da sonuçtan memenun olması çok hoşuma gitti. insanın çalıştığı yerin kıymet bilir olması alışık olmadığım bir durum. gelecek sene için şimdiden çalışmalara başlamamı istediler.aslında güzel bir iş ama yol çok fena,bana bir çare yarabbim.
çorumdaki bazı okullar bölge 3. sü olmayla hava attılar, prim yapmaya çalıştılar. çok şaşırdım. neyse banane.
bir ara eskişehire gittim. gezdiğim yerleri söyleyince dinleyenler görülmesi gereken her yeri görmüşsün dediler. beğendim ama, kendi içinde kompakt bir şehir.
sonra bir dizi sınava girdim. hepisi ingilişceydi.birisi üds idi. diğeri de odtünün sınavı.odtünün 2. aşamasında writing kısmında yazdım yazdım en sona havalı olsun diye bir soru cümlesi ekledim. ama daha sonra 'ridicilious' yerine 'redicilous' tipi bir şey yazdığımı farkettim. umarım okuyan 'saçma' demek olduğunu anlar ve cümlenin güzelliğinin ve final etkisinin bu küçücük yazım hatasına kurban gitmemesi gerektiği sonucuna ulaşır.bakalım nolacak. son anda farkına vardığım, denemeye karar verdiğim ve başvurduğum bir sınavdı.herşey bir anda oldu.
dersane yavaş yavaş sinirimi bozmaya başladı.başladığım işi sonuna kadar götürme amacımla, hoşgörümün suistimal edilmemesi amacım çakışıyor. köprüleri atabilirim. belli ki bu sene kökten değişim senesi.çok heyecanlı .yes we can.